"Kütahya'nın haber Tellal'ı TELLAL GAZETESİ'ni mutlaka okuyunuz." . TEKiN OFSET tarafından yayınlanmaktadır.

Ahmet Hakan Dönmez

Diğer Yazıları >>

SAHİDEN BÜYÜYOR MUSUNUZ?

 Ümîd-i istikbalim canım yavrum:

 Günden güne büyüyor, zamanın ne kadar çabuk geçtiğini her şeyden daha güzel anlatıyorsun.    

 Ömür merdiveninin basamaklarından sen yukarıya çıkarken, biz hızla aşağıya iniyoruz. Sen büyüdükçe nelerden mahrum kalarak yetiştiğini biliyor, yanıyorum. Sana bazılarının yaptığı gibi sitemle “bizim zamanımızda” demek istemiyorum. Ama o günleri anlatmadan da ne demek istediğimi anlayamayacaksın.

 Çocukluk insanın hayatında öyle bir dönem ki söylenen her söz, davranış, derin izler bırakıyor. Yaşı ilerledikçe insan o yılları hatırlıyor, özlüyor arıyor. Bir o zamanlara, bir de bu günlere bakıyorum, içim daralıyor.

 Çok şükür doğup büyüdüğüm şehirde yaşıyorum, zaman zaman gidip oraları ziyaret ediyorum. Bir düşünür, “çocukken yürüdüğünüz yolları, içtiğiniz suları, attığınız taşları, unutmayın, siz onları özlemeseniz de onlar sizi özlerler” diyor. Onlar beni özlerler mi bilemiyorum, ama ben onları, oraları özlüyorum. Evimizin hemen arkasındaki mezarlıkta, babam, anneannem, dayım, dayımın genç yaşta ölen oğlu ve komşularımız yatıyor. Mezar taşları, yollar, ağaçlar, su içtiğimiz çeşme dile gelip konuşuyor benimle.

 Sen ve yaşıtların gerçekten şanssızsınız, neredeyse ayağınız toprağa değmeden, sefer tası misali, beton evlerde, nefes alamadan büyüyorsunuz. Baharın renklerini, kokusunu, canlılığını, kırlara serilen yeşil halılar misali çimenlerin üzerinde yuvarlanamadan, çiçeklerden, kelebeklerden, kuş seslerinden haberdar olamadan büyüyorsunuz.

 Salıncaklarınız bile soğuk ve yapay. Biz kalın ağaç dallarına kurduğumuz salıncaklarda, bize kucak açan ağacın sinesinde güvenle sallanırdık, istediğimiz yere kurar, sonra çözerdik salıncaklarımızı.

 En kötüsü de her evin başköşesinde hiç susmadan konuşan, her şeyi demir leblebi gibi içimize oturtan bir yabancının olması. Rahmetli babam onu evimize sokmamakta ne kadar haklıymış, şimdi daha iyi anlıyorum. Şimdi ne yazık ki her evde var, hem de birkaç tane. Sizi karşısına alıp oyundan, kitap okumaktan uzaklaştırıyor ve aile hayatına ne büyük kötülükler yapıyor bir bilsen. Onu evimizde hiç istemedim, ama babana da söz geçiremedim, baban önce seni bahane etti, başkalarına özenirmişsin, kısa zamanda büyüsüne kapıldı, şimdi ne seninle ne de benimle doğru dürüst konuşmuyor. Tanımadığı insanların hayatı, haberler, maçlar onu bizden daha çok ilgilendiriyor.

 Biz küçükken başköşemizde babaannem vardı, o konuşurdu biz dinlerdik, ablamla ikimizin gözlerinin içine bakar, başımızı okşar, bize anılarını anlatırdı. Sık sık anneannemi ziyarete gider, ona severek hizmet ederdik. Onun sıcacık duaları ruhumuzu kuşatır, daha iş olsa da yapsak derdik. Evimize çat kapı gelen misafirlere sofra kurulur, doyumsuz sohbetler yapılırdı.

 Yağdırılan kar ve yağmurun neredeyse her tanesini takip etmek ister, hayretimizi artırırdık. Babam “maşallah deyin” derdi. Ne demek istediğini anlayamaz, gülmek ister, gülemezdik. Annem de ardından “Allah afetsiz” versin derdi. Bugün bu sözleri çok iyi anlıyorum.

 Bize dostluğu, sevgiyi, özveriyi öğreten sıcacık komşulukları yaşadık. Bahçeleri evimizden gözüken yakın komşularımız vardı. Sadece mekân olarak yakın değildik, gönüllerimiz de yakındı. Bahçelerinde renk renk güller, aslanağızları, laleler, çiğdemler olurdu. Ne kadar uğraştıklarını görüyorduk. Arada bir ziyaretlerine gittiğimizde çiçekleri bırakıp içeri girmek gücümüze giderdi. Çiçekler bizi kendilerine çeker, adeta onları sevmemizi, onlarla konuşmamızı isterlerdi. Oradan ayrılırken anne ve babamızın çiçeklere dokunmamamızı söyleyen ciddi tembihlerine kızarlar “hiç öyle şey olur mu, hadi kızlar istediğiniz çiçeklerden bir buket yapın” derlerdi. Biz de ablamla birlikte kelebekler gibi bahçeye süzülür, birer buket yapardık. Şimdi o komşularımız Hakk'ın rahmetine kavuştular. O çiçeklerin cennet çiçeklerine dönüşmesi dileğiyle dualar yolluyorum. Ya şimdi, neredeyse bir köyün insanının aynı çatı altında yaşadığı apartmanlarda hiç kimseyi tanımıyoruz.

 Ben küçükken sigara zehiri de bu kadar yaygın değildi. Şimdi anne ve babalar gözbebekleri çocuklarını bilerek zehirliyorlar. Onun için çocukların rengi kül gibi…

 Nine ve dedeler huzur evlerinde boyun büküyorlar, ya da yalnız yaşıyorlar. Eskiden onlarla ilgilenmek için ille de anne baba, akraba olmaları gerekmezdi. Kimsesi olmayan yaşlı kimselerle de komşuları ilgilenir, onlar mağdur edilmezdi. Hem günümüzde yaşlılar da mı değişti ne? Gördüğüm bazı yaşlıların elinde kumanda var. Şefkatle torunlarını okşayacak bakışlar başka yerlerde…

 Hem biz sizin kadar ders çalışmaya zorlanmazdık, ne okul, ne ÖSS, ne de dershane stresi vardı hayatımızda. Okumayacak olanlar bir sanat dalıyla tanıştırılır, o alanda çalıştırılırdı. Hem dersleri iyi olup okuyanlar bile yazın başıboş bırakılmaz, bir ustanın yanına verilir, “yeri belli olsun” denilirdi.

 Şimdi siz hayat kitabını okuyamadan, hayatı okulda okumaktan ibaret sanıyorsunuz, tatili boş durmaktan ibaret sanmak, ne kadar acı…

 Evet, günden güne büyüyorsunuz, görüyorum. Ama bu acı gerçekleri görünce sormak istiyorum:

 “Gerçekten büyüyor musunuz?”

22.04.2009