Bana özürlü diyorlar, sadece gözlerim görmüyor,
Hislerim güçlü, hafızam yerinde, duyabiliyor, konuşabiliyorum;
Bana özürlü diyorlar, sadece ellerim yok, gözlerim görüyor,
Ayaklarım yürüyor, duyabiliyor, konuşabiliyorum;
Bana özürlü diyorlar, sadece yürüyemiyorum, görüyor, duyuyor,
Konuşabiliyorum; özürlü ben miyim, yoksa bana bu ismi takıp,
Duyabildiği halde dinlemeyen, görebildiği halde görmeyen,
Yürüyebildiği halde gitmeyen, elleri tuttuğu halde almayanlar mı?
Gözümüzle gördüğümüz eksikliklerin hemen farkına varıyoruz da, gözümüze batan, gönlümüzü acıtan, hayatımızı mahveden kusurları hemen göremiyoruz. Neredeyse aklımız gözümüze inmiş, görüyorsak var, görmüyorsak yok sayıyoruz pek çok şeyi…
Başlangıçta yazdığım gibi gözleri görmeyenleri fark ediyor, hatta onlara acıyoruz. Onların renkleri, şekilleri, güzellikleri görmemesi bizi üzüyor. Oysa görebildiği halde duyarsızca görmemezlikten gelen, gördüklerini okuyamayan, üzerine görev düştüğü halde bakışlarının yönünü değiştiren öyle çok insan var ki. Görme özürlülere acırken görüp de görmeyen bunca insana ne demek gerekiyor acaba?
Yine kulakları duymayanlara acıyoruz, sesleri, sözleri, anlatılanları, hatta kuşların nağmenelerini ve müzikleri duymamaları bizi üzüyor. Ama duyabildiği halde dinlemesini bilmeyen, karşısındaki insana değer vermeyen, o konuşurken kendi söyleyeceklerini hazırlayan ve nasıl olurda baskın çıkarım diyerek konuşmayı kavgaya çabucak çevirmeyi beceren öyle çok insan var ki, insan bir işitme engellilere, bir de bunlara bakıp gerçekten kimin duymadığını anlayabiliyor.
Yürüme engellilerin yürüyebilmek için gösterdikleri çaba, bizi yürüyebildiğimiz için şükretmeye götürüyor. Bizim çabucak ulaşabildiğimiz mesafeleri onlar saatler sonra alabiliyor. Ama yürüyebildiği halde gitmesi gereken yerlere gitmeyen, hatta anne ya da babası hastayken onlara hizmet etmeyen, iyiye, doğruya ve güzele gitmeyen ne çok insan var. İnsan zorlukla yürüyenlere bakarak kimin yürüyemediğini daha iyi anlıyor…
Özürlü kavramını gönül aleminde değiştirmemiz gerekiyor. Bedeninde özrü olanlar değil, aklında, düşüncelerinde ve davranışlarında özrü olanların esas özürlüler olduğunu yerleştirmeliyiz dünyamıza. Ve Çocuklarımızı yetiştirirken onlara bakmakla birlikte görmeyi, gördüklerini okumayı, önyargısız dinlemeyi, daima iyi ve güzel yerlere gitmeyi, duyarlı olmayı, nimetleri yaratılış amaçlarına uygun olarak kullanmayı, düşünce, akıl ve gönül özürlü olmamayı öğretmeli ve insanın ebediyet yolcusu olduğunu anlatmalıyız…
Unutmayalım hayatın temeli çocuklukta atılır ve çocuklarımız anlattıklarımızdan çok bizim yaşadıklarımıza bakar ve onlara örnek alırlar.
Sağlıcakla kalın.