Toplumumuzda eğlence öylesine yaygınlaşmış ki, her şeyimizde, her halimizde, her anımızda onsuz yapamıyoruz. Hayatı baştan sona eğlenceden ibaret gören bir toplum haline gelmişiz.
Kiremitlerini satıp yazlığa gidecek, ceketini satıp oyun ve eğlenceyi kaçırmayacak kadar ileri gidilirse; bizim kadar oyun ve eğlenceye müptela, bizim kadar keyfine düşkün bir toplum var mı, diye sorası geliyor insanın.
Maalesef radyo, televizyon ve gazete gibi kamuoyuna yön veren basın yayın organlarımızın bu konuda büyük etkisi var. Dolayısıyla büyük vebal altında olduklarını söyleyebiliriz.
Geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerin medeniyet yarışına katılmalarını engellemek için, gelişmiş ülkelerin bir oyunu gibi geliyor bu durum bana. Geri kalmış ülkeleri sömürerek beslenen bu ileri ülkeler her vesileyle çeşitli oyun ve eğlenceleri yaygınlaştırıyorlar. Böylece gelişmekte olan ülkeleri avutup oyalıyorlar, uyutuyorlar.
Esasen yorulan bir insan, dinlenmek için eğlenir. Biz ise eğlenmekten yorulup bitap düşüyoruz. Oyun ve eğlenceden ciddi şeyleri düşünmeye, tatil yapmaktan çalışmaya fırsat bulamayan milletlerin gelişmesine ve yükselmesine imkân var mı?
Aynı zamanda, insanın en zayıf taraflarından birini teşkil ettiğinden ve nefsine de hoş geldiğinden çabucak meylettiği bir şeydir eğlence. Bu sebeple eğlence temayülünün çok iyi disipline edilmesi gereği, çok açık bir şekilde ortadadır. Dolayısıyla gereken ihtimam içinde bu mevzuun enine boyuna ele alınması gerekiyor. İsterseniz, önce Dinimizin eğlenceye genel bakışını özetleyelim: Kur'an-ı Kerim'de Yüce Mevlâ'mız dinlenme vasıtası olarak uykuyu gösterir, eğlenceyi dinlenme vasıtası saymaz ve ona soğuk bakar. Kur'an-ı Kerim'de oyun ve eğlence manalarına gelen “laib” ve “lehv” kelimeleri ile bu köklerden türeyen sözcükler; büyükler hakkında aldatıcı olduğu bildirilen dünya hayatının gerçek mahiyetini anlatmak için ve varlıkların bir eğlence olsun diye yaratılmadığını açıklamak maksadıyla yaklaşık yirmi bir ayette geçer. Her defasında tezyif ve kötüleme manasındadır. Hiçbir ayette oyun ve eğlenceyi hoş karşılayan, teşvik eden bir mana yoktur.
Hz. Peygamber Efendimizin hadis-i şeriflerinde de benzer bir yaklaşım görürüz: “Üçü hariç Müslümanın her türlü eğlencesi batıldır: Çoluk çocuğuyla oynaşması, atını eğitmesi ve atış yapması.” Bazı rivayetlerde bunlara “yüzme talimi yapması” da eklenmiştir. “Melekler atıcılıktan başka hiçbir eğlencede hazır bulunmazlar.” “Allah'a tâattan alıkoyan her eğlence batıldır.”
Meşruiyet sınırlarını aşan oyun ve eğlenceler zaten mezmum ve memnudur, kötülenip yasaklanmıştır. Böyle haram olan oyun ve eğlenceler hakkında fazla bir şey söylemeye gerek olmadığını düşünüyorum. Bununla birlikte bir hadis-i şerif mealini arz etmeden de geçemeyeceğim: “Ümmetimden bir grup yeme içme ve mâlâyaniyât ile geceyi geçirir. Sonra maymunlar ve hınzırlar olarak sabaha ulaşır. Onların bulunduğu yere bir rüzgâr estirilir de, bu rüzgâr, içkileri helal addetmeleri, çalgılar kullanıp şarkıcı kızlar tutmaları sebebiyle, öncekilerin helâk oldukları gibi, bunları da helâk eder.”
Şu halde gayr-i meşru eğlencelere yaklaşmak bile büyük tehlike. Meşru olanlarına da Dinimizde çok sınırlamalar getirilerek dar kayıtlar içinde cevaz verilmiştir. Çünkü meşru da olsa, eğlence gaflet vesilesidir. İnsanın dünyevî ve uhrevî mesuliyetlerinden bir nevi kaçıştır. Eğlenceye dalan kişi, sorumlu olduğu maddî manevî pek çok görevini, en önemlisi de her an huzur-u İlahide olduğunu unutur.
Ancak şu hususu da göz ardı edemeyiz: İnsan her an çalışma, ibadet ve ciddiyet içinde bulunamaz, yorulur ve tembelleşir. Monotonluk ve durgunluk içine girer. İbadetlerinde ve diğer çalışmalarında şevksiz ve isteksiz bir hal alır. Devamlı bir şekilde, mahza ciddiyet üzere olmaya ve acı gerçeklere, ancak ehassü'l-havas dediğimiz Peygamberler, veliler dayanabilir. Bu hali umuma teşmil etmek mümkün olmaz. Onun için biraz ara verip dinlenmeye ihtiyaç vardır. Monotonluğu kırmak için, bazı meşru eğlencelerle ufak tefek değişiklikler yapıp yeni bir canlılık kazanma imkânı elde edilebilir. Bazı vakitlerde namaz kılmanın mekruh oluşu, bazı günler oruç tutmanın yasaklanması bu hikmete mebni olsa gerek.
Aynı şeye devam etmekten gelen yorgunluk ve rehaveti bir çeşit hastalığa benzeten İmam Gazali, bunun tedavisinin de bazı meşru eğlencelerle kalbi dinlendirmek olduğunu söyler. Ancak ona göre, diğer hastalıkları tedavi eden ilaçların aşırısı zarar olduğu gibi, kalbin tembelliğini tedavi edecek olan oyun ve eğlenceler de fazla olmamalıdır. Yorgunluk ve tembellik hastalığına tutulanlar bu metoda başvurabilirler. Gerçi bu hal, olgunluğun yüksek mertebesi değildir. Çünkü öyle olsa, Hak'tan başkası ile gönüllerini huzura kavuşturmaya muhtaç olmazlardı. Bununla beraber bu yolda gidenlere kötü denmez. Her ne kadar o üstün derecedekiler için bu bir kusur olsa da, bunlar için yine bir kemâldir, olgunluktur.
Sahabe-i Kiramdan Ebu'd-Derdâ Hazretleri, “hak şeylerin talebinde daha şevkli ve gayretli olabilmek için, kalbimi bu şeylerle dinlendiriyorum” demiştir.
Yorulan duyguları dinlendirip yeniden aktif hale getirmek için yapılacak meşru eğlence ne kadar olmalı? Bu soruya, isterseniz Bediüzzaman Hazretlerinin ifadeleriyle cevap verelim: “Hem bazen kalp yoruluyor. Fikir kendini eğlendirmek için rastgele bir şeyle meşgul oluyor... Evet, beşer hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da muhtaçtır. Fakat bu keyifli hevesât, meşru olmak kaydıyla beşte birisi olmalı. Yoksa sırr-ı hikmete münafi olur. Hem beşerin tembelliğine ve sefahatine ve lüzumlu vazifelerinin noksan bırakılmasına sebebiyet verip beşere büyük bir nimet iken, büyük bir nikmet olur. Beşere lazım olan, sa'ye şevki kırar.”
Sevgi ve saygılarımla.