"Kütahya'nın haber Tellal'ı TELLAL GAZETESİ'ni mutlaka okuyunuz." . TEKiN OFSET tarafından yayınlanmaktadır.

Ahmet Hakan Dönmez

Diğer Yazıları >>

Birlik ve beraberliğe ihtiyacımız

 Birlik ve beraberliğin önemini kabul etmeyene pek rastlamadım. Bazı galip hisler ve farklı düşünce ve mülahazalar, birlik ve beraberlik prensibini unutturabiliyor veya ikinci plâna itebiliyor. Bu sebeple herkesin kabul ve teslim ettiği bir hakikat olmasına rağmen, zaman zaman üzerinde durulması gerektiğine inanıyorum.

 Birlik ve beraberliğin önemini açıklarken, çokça kullandığımız sözlerden biri şudur: Hepimiz bir vücudun azaları gibiyiz. Bu cümlenin ifade ettiği derin hakikati anlamaya çalışalım:

 Hiç şüphesiz, her bir organımız, her bir kabiliyetimiz, her bir duygumuz paha biçilmez kıymette. Ama bütün bunlar bir vücutta bulunursa ve bu vücudun içinde de ruh olursa böyle. Aksini düşünmek bile mümkün değil. Vücuttan ayrı bir göz, bir el, bir kalp... tek başına hayatiyetini sürdürebilir mi? Şu halde insanın bütün uzuvları, bir vücut çatısı altında toplanırlarsa canlanıyorlar ve çok yüksek bir değere ulaşıyorlar. Ayrıldıklarında ise, hiçbir kıymetleri kalmıyor. Hele bir de bu organların birbirleriyle mücadele ve kavga içinde olduklarını düşünün. Elle ayak, ağızla burun kavga içinde olsalar, ne kadar vahim bir manzara çıkardı ortaya.

 Sıradan herhangi bir taşın ne kıymeti olabilir ki... Ama Selimiye Camii eşsiz bir yapıdır. Dünyanın en güzel eserleri arasında yer alan bu muhteşem sanat harikasının duvarları da, kubbesi de taşlardan meydana gelmiştir. Aynı gaye için bir araya gelerek omuz omuza vermiş, aynı hedef doğrultusunda şekil ve vaziyet almış, bir ustanın, Mimar Sinan'ın elinden çıkarak bir yapı oluşturmuşlar. Ayrı ayrı ele alındıklarında her biri, yeryüzünü dolduran sayısız taş yığınlarından basit bir taş parçası iken; onların bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan eser taş değildir artık. Selimiye'nin kubbesidir, duvarıdır. Taşların değerini böylesine yükselten sır, yüce bir ideal etrafında bir araya gelmeleri değil midir?

 Dört tane bir (1) rakamının ayrı ayrı olarak değeri dörttür. Bir sayı oluşturmak amacıyla bir çizgi üstünde omuz omuza verseler bin yüz on bir (1111) kıymetini kazanırlar. Ayrı ayrıyken dört olan değerlerini, bin yoz on bire (1111)'e çıkaran sır, birlik-beraberlik değil midir? Bu sayılardan bir tanesi ayrılmaya kalksa, birlikten bir değil, bin eksilmiş olur. Bin yüz on bir (1111) sayısındaki rakamlardan birini sildiğimizde yüz on bir (111) kaldığını görürüz. Ayrılan bir (1), bir rakamıdır, fakat onun ayrılmasıyla bir değil bin eksilmektedir.

 Buz parçaları toplanarak bir havuza bırakılsa, havuz su ile dolar. Buzlar erimese ya da havuza atılmayıp kenarda tutulsa, havuz dolar mı? Böyle erimeyen veya kenarda duran buzlar, havuza sahip çıkma hakkı kazanabilirler mi? Müşterek havuza sahip çıkmanın yolu, her bir buz parçası için, o havuza atılmak ve buz olma kimliğinden vazgeçip erimektir, su olmaktır. Bu hale gelen, havuzla tamamen kaynaşmış olur, havuzun aynısı haline gelir. Daha onu havuzdan ayırmak, ayrı saymak mümkün olmaz. İşte buz parçalarını havuz yapan sır, müşterek bir kimlik etrafında birleşerek erimek değil midir?

 Benliklerini "BİZ" havuzunda eritemeyenler, birlik ve beraberliğin sırrına eremezler. Böyle insanlar ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar, birbirlerine kuvvet veremezler, oluşturdukları topluluklar dayanışma ve kaynaşmadan yoksun, fevkalade güçsüzdürler. Kesir darbı gibi, çoğaldıkça zayıflaşırlar.

 İşte, "Bir elin nesi var, iki elin sesi var" demiş atalarımız. Diyelim ki her biri birer kg. ağırlık kaldırabilecek ince ince 1.000 ip bir araya gelse birbirlerine kuvvet verirler ve 1.000 kg.'lık değil tonlarca yükleri çekerler. Koca koca gemileri tutan halatlar böyle yapılmıyor mu? Tek tek fazla bir iş yapmayan insanlar, bir araya gelip millet olurlarsa tarihlere destan yazarlar. Yeter ki sağlam idealler etrafında, sağlam ölçülerle, sağlam birlikler oluştursunlar.

 Bütün bu açıklamalar gösteriyor ki, birlikten kuvvet doğar. Nerede birlik varsa orada dirlik olacağı muhakkaktır. Birlik rahmet, ayrılıksa azaptır. Birlik hayattır, candır, ruhtur, başarıdır, galibiyettir, izzettir, haysiyettir. Ayrılık ise bütün bunların tersi.

 Millet ruhu, cemaat ruhu, takım ruhu gibi sözler, sanıyorum bu sırrı ifade etmek için söylenmiş olsa gerektir.

 Her şeyden önce birlik beraberlik sağlam temellere oturtulmalı, değerli dostlar! Aksi halde birlik ve beraberliği sağlamak da, devam ettirmek de bir hayal olmaktan öteye geçmeyecektir. Bu sebeple toplumları ve milletleri bir arada tutan değerlerin iyi belirlenmesi ve bu değerlerin devamlı olarak işlenmesi gerekmektedir.

 Yüce Dinimizin bu konuda ortaya koyduğu sağlam prensipler asırlar boyu, değişik din ve inanca mensup farklı ırk ve renkten insanları bir arada tutmaya yetmiştir. Düşmanlarımız Dinimizin bu hususiyetini çok iyi bildikleri için, ısrarla bizi ondan uzak tutma gayreti içinde olmuşlardır. Maalesef yöneticilerimiz de genellikle onlara alet olmuşlardır. Özellikle Osmanlı Devletinin son zamanlarında ırkçılık fikirlerini çeşitli şekillerde içimize atmak suretiyle Osmanlı Devletinin parçalanmasına zemin hazırlamışlardır. Şimdi de çeşitli şekillerde bu ırkçılık fikirlerinin zararlarını görmekteyiz. Bunların zararlarından kurtulmanın tek yolu, ırkçı fikirler yerine, İslâm'ın bütün insanlığı kenetlemeğe yetecek çağlar üstü prensiplerini ihya etmektir.

 İslam gibi en son ve en mükemmel bir dine mensup olanların, rıza-yı İlahî gibi ulvî bir ideal uğrunda, din kardeşliği kalesi içinde bir araya gelmelerine, bugün, her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Bu kanaatimizin önündeki engellerin aşılması ve bir an önce gerçekleşmesi ümid ve temennisiyle...

14.10.2009