Doğru tercihte bulunmak ve isabetli karar vermek başarıya ulaşmada en önemli sebeplerin başında yer alır. Seçim yanlış ve karar isabetsiz olursa, yapılacak çalışmaların boşa gideceği açıktır. Genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle bütün toplumumuzun bugün en çok ihtiyacı olduğu konular arasında yer aldığını düşündüğüm bu meseleye dair birkaç noktayı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bunun için her şeyden önce, Yüce Mevla'mızın bize bahşettiği en seçkin özelliğimiz olan irademizi, yani seçim yapma kabiliyetimizi, doğru kullanmayı öğrenmemiz gerektiğini ifade etmek yerinde olacaktır. Her insan davranışlarını, kendi istek ve arzusuna göre düzenler. Ancak insanın iradesini etkili bir şekilde kullanabilmesi ve onunla isabetli bir seçim yapabilmesi için akıl, ilim ve düşünme kabiliyetlerinin yeterince kullanılmadığı bir gerçektir.
Mesela, insanın herhangi bir konuda, iradesiyle doğru bir seçim yapabilmesi ve isabetli bir tercihte bulunabilmesi için, önce o konu hakkında gerekli araştırmalar yapıp bilgi sahibi olması gerekir. Bundan sonra uzun uzun düşünerek fayda ve zararları üzerinde akıl yürüttükten sonra karar vermesi icap eder. Aksi halde, bunlar yapılmadan verilen bir kararın isabetli olması bir yana, özgür irade ile verilmiş olmasının da fazlaca bir anlamı kalmaz.
Dolayısıyla önce her türlü araştırma ve inceleme yapılmalı, gerekli bilgilere mutlaka ulaşılmalı; sonra da bu bilgiler üzerinde muhakeme yapılmalı, yani akıl yürütme faaliyetinde bulunulmalı, artıları ve eksileri üzerinde düşünülmelidir. Daha açık bir ifadeyle karar verilecek konuyla ilgili her türlü bilgi ve bulgu toplandıktan sonra bunlar yeterince değerlendirilmelidir.
***
Bu mesele bana İslam hukukunda Şer'î hükümlerin tespitinde izlenen yolu hatırlatıyor. Konumuza açıklık getireceği düşüncesiyle sizlerle paylaşmak istiyorum:
Farz, vacib, sünnet, müstehap, haram ve mekruh gibi hükümler belirlenirken, o konudaki deliller hassas bir şekilde iki açıdan incelenmiştir: 1.Sübut. 2.Delâlet.
Sübut: Sabit olma, gerçekleşme demektir. Yani konuyla ilgili bir delil var mıdır ve bu delilin sağlamlık derecesi nedir? Bu husustaki en küçük zafiyet, o hükmün zan içeren bir hâl almasına yol açar. İslâm âlimleri hükümlere kaynak teşkil edecek delilleri önce bu açıdan çok sıkı bir incelemeye tabi tutmuşlardır.
Delâlet: İkinci merhalede delillerin anlamlarının açık olup olmamasına ciddi bir biçimde yoğunlaşarak değerlendirmeler yapmışlardır. Yani bu konuda bir delil bulunduğu anlaşılıyor, ama bu delilde yer alan ifadeler çok açık değilse, en azından kapalılık ya da farklı anlamalara açık bir durum varsa, o zaman, sübutu sağlam bile olsa bu delilden çıkarılacak hüküm de tam kesinlik arz etmez, zan içerir.
Bu durumda emir ise farz konumunda olmayıp, duruma göre vacib ya da sünnet ve müstehap gibi hükümler alır; yasak ise, haram olmayıp mekruh derecesinde kalır.
***
Geçenlerde Haber Türk televizyonunda yapılan evrimle ilgili bir açıkoturumda Dumlupınar Üniversitesi emekli öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Âdem Tatlı'nın dile getirdiği husus konumuza da ışık tutar mahiyette. Özetle diyordu ki Âdem Tatlı Hoca:
Evrimi savunanların yaptıkları ilmi çalışmalar, araştırmalar, keşif ve buluşlar doğrudur. Bunlara kimsenin hayır demesi mümkün değildir. Ancak bunlara dayanarak yürütülen fikirler, yapılan yorumlar birer felsefi düşüncedir. Konunun katılmayıp karşı çıktığımız ve tenkit ettiğimiz tarafı burasıdır.
Verilen örnek üzerinde ifade edecek olursak, genler üzerinde yapılan araştırmalarda görülüyor ki, türler arasında aşırı benzerlik var. Bu tespit doğrudur. Hiçbir kimsenin buna bir itirazı olmaz. Ancak bu tespitten hareketle evrimcilerin vardığı hüküm yanlıştır. Onlar diyorlar, madem bu türler birbirlerine çok benziyorlar, o zaman bunlar aynı atadan gelmişler ve birbirlerinden gelişerek türemişlerdir. Bu hüküm gerçekten bir yorumdan öte değer taşımıyor. Buna katılmamak diğer ilmi tespitlere katılmamak anlamına gelmez. Bu yorum yerine vahiy temelli görüş daha akla ve mantığa uygun değil mi? Türler arasındaki bu benzerlik onların aynı atadan geldiğini değil, aynı Yaratıcı tarafından yaratıldıklarını gösterir.
Burada da görülüyor ki, delil doğru, fakat o delilin okunması doğru değil. Doğru okunup doğru anlaşılmayınca da varılan hüküm ve yargı doğru olmuyor. Dini literatürle ifade edecek olursak, sübutu kati, fakat delâleti zanni bir delil yanlış yorumlanarak yanlış bir karara varılmış oluyor.
Günlük hayatta karşılaştığımız olaylara dair insanların farklı yargılara varmalarının önemli sebeplerinden birisi de bu olsa gerektir. Aynı olay hakkında farklı farklı düşünce ve kararlar ortaya çıkıyor. Olaylar üzerinde iyi düşünülüp iyi yorumlanması, en az olayların kendileri kadar önem taşımaktadır.
Evet değerli dostlar! Verdiğimiz hükümlerin, aldığımız kararların, yaptığımız tercihlerin isabetli olabilmesi, bunların sağlam bilgilere, delillere dayanmasına ve bu delillerin doğru anlaşılmasına bağlı. Sadece bilgi ve delillerin doğru olması yetmiyor, bunların mutlaka doğru anlaşılması da gerekiyor.
Sevgi ve saygılarımlar.