"Kütahya'nın haber Tellal'ı TELLAL GAZETESİ'ni mutlaka okuyunuz." . TEKiN OFSET tarafından yayınlanmaktadır.

Ahmet Hakan Dönmez

Diğer Yazıları >>

Hicret

 Değerli dostlar! Yarın, 17 Aralık 2009 Perşembe günü hicrî yılbaşı. Hz. Peygamber Efendimiz ve Ona iman eden kutlu insanların Mekke'den Medine'ye hicretlerinin 1431. yıldönümü.
Bazı okurlarımın hicrî takvim ve dolayısıyla da hicrî yılbaşının ne olduğunu merak ettiklerini hissediyorum. Dolayısıyla bu konuya dair kısa bilgi arz etmekte fayda var.


 Bildiğiniz gibi şu anda ülkemizde kullandığımız miladî takvim, dünyamızın güneş etrafındaki hareketi esas alınarak hazırlanmıştır. Bu sebeple buna güneş takvimi de denmektedir. Hıristiyanlığın hükümran olduğu Batı dünyasından bize girdiği için bu takvimin başlangıcı Hıristiyanlığın peygamberi Hz. İsa (as)'ın doğumuyla başlatıldığından dolayı, doğum anlamına gelen miladî takvim verilmiştir.


 Zekât, oruç vb. dinî mükellefiyetlerimizde kullanmakta olduğumuz hicrî takvim ise, ayın dünyamız etrafındaki dönüşüne göre hazırlandığından ay takvimi diye de anılır. Buna göre bir ay: 29.5 gün, bir yıl da: 354 gündür. Güneş takviminden 11 gün eksik olduğundan, her yıl bir öncekinden 11 gün geri kayar. Böylece dünyanın her yeri için, oruç gibi ibadetler devamlı farklı günlere rastladığından eşitlik sağlanmış olmaktadır.


 Hz. Ömer'in (r.a.) halifeliği zamanında, yaklaşık olarak Hicret'ten 16 yıl sonra, İslâm dünyası için bir takvim başlangıcı belirleme ihtiyacı, zaruret halini almıştı. Toplanan şûrada çeşitli fikirler değerlendirildi. Yapılan uzun müzakerelerden sonra Hz. Ali (K.V.)'nin teklifi olan hicret olayı takvim başlangıcı olarak kabul edildi.


 Hicret olayının takvim başlangıcı olarak kabul edilmesinde önemli sebepler var. Peygamber Efendimizin doğumu, peygamber oluşu, miracı, Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları, Hudeybiye antlaşması gibi pek çok olay arasında hicretin yeri ve önemi çok büyük şüphesiz. Böyle bir hicrî yılbaşında geçmiş bir yılın muhasebesinin ve gelecek olan bir yılın plânının yapılması yanında üzerinde durulması gereken en önemli konu hicret olsa gerektir.


 Göç etmek, bir yerden bir yere nakl-i mekân etmek anlamında olan hicret, hiç de kolay bir iş değildir. İnsanın doğup büyüdüğü bir diyarı terk etmesi, malını mülkünü, evini barkını, eş dost ve akrabalarını, alıştığı çevreyi, vatan ve memleketini bırakıp bir başka yere göç etmesi, elbette çok güçtür ve bir o kadar da acıdır.


 Medine'ye yapılan büyük hicretten önce de, Mekke müşriklerinin dayanılmaz işkenceleri karşısında bir yıl arayla iki ayrı grup halinde Habeşistan'a hicret etmek zorunda kalmışlardı. Mekke müşrikleri, bundan sonra eziyetlerini daha da artırarak tam üç yıl Müslümanlara boykot uyguladılar. Müslümanları Ebu Talip'in evinin bulunduğu sokağa adeta hapsederek, açlığa ve yokluğa mahkûm ettiler. Daha sonra Müslümanları himaye eden en büyük iki kişi, Peygamberimizin amcası Ebu Talip ile hanımı Hz. Hatice üç gün arayla vefat ettiler. Bunun üzerine Mekke'de İslâm'ı yaşamak ve tebliğ etmek imkânsız bir hal almaya başlayınca Efendimiz yanına Zeyd b. Harise'yi alarak Taif'e gitti. Orada İslâm'ı anlatabilmeyi ümit ediyordu. Fakat olumlu bir sonuç alamadan Taif'ten dönmek zorunda kalan Peygamberimiz Mekke'ye güçlükle girebilmişti.


 Mekke'de zaten ağır olan şartlar Taif seyahati sonrası tamamen çekilmez oldu. Her şey bir yana, yaşamak bile imkânsız bir hal almıştı. Mekke'de dolaşmak, herhangi bir kimseye İslâm'ın hakikatlerini anlatmak mümkün olmuyordu. Peygamberimiz ancak dışarıdan gelen yabancılarla gizli gizli görüşebiliyordu. Bu doğrultuda Medine'den gelen ilki 6, ikincisi 12, en sonunda 75 kişilik gruplarla Akabe adı verilen yerde yapılan görüşmeler ve onların Müslüman olmaları,  Medine'ye hicretin kapısını açmıştı. Hz. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Müslümanların Medine'ye gitmelerine izin verdi ve hicret başladı. En sonunda da kendisi Hz. Ebu Bekir'le birlikte hicret etti.


 Bin bir tehlike ve meşakkat içinde yurtlarını bırakıp bir başka diyara göç etmek zorunda kalan Kâinatın Efendisi burada çok kısa bir süre içinde Devlet Başkanı oluvermişti. Birkaç yıl içinde dönüp Mekke'yi de fethettiğini düşünürsek, hicret olayının büyüklüğünü ve sağladığı imkânlar açısından İslam'ın önünü ne denli açtığını daha iyi anlarız. Hicreti, sadece tarihî bir olay şeklinde ele almak yanlış olur. Bunun çok ötesinde derin manaları olan, Müslümanlara her devirde yön veren, istikamet çizen, ufuk açan, tercih sebebi olan mesajlarla dolu bir kavram olarak düşünmek daha doğru olur. Bir hayat görüşü ve bir dava stratejisidir. Aynı zamanda irşat ve tebliğde bir metot, düşmanla münasebetlerde bir taktiktir.


 Hicret, ferdi plânda İslamı yaşama gayreti, umumî planda ise dini takviye ve kurtarma manalarını taşıdığından, dinimizde önemle farz kılınmış, imandan sonra en faziletli amel statüsü kazanmış, son derece övülerek yüceltilmiş ve gönüllere nakşedilmiştir.


 Mekke'nin fethinden sonra hicret yok, ancak cihad ve iyi niyet vardır. Günümüzde, hata ve günahlardan uzaklaşmak, Allah'ın yasakladığı şeylerden kaçmaktır hicret. Hicret İslâm'ı tebliğde bir merhaledir. Önce sabırla başlayan İslâm'ı tebliğ; hicretle, müdafaa ve fetihler şeklindeki cihadla devam etmiştir. Müslümanların cemaat haline gelmesinde sabır neyse, devlet haline gelmesinde hicretin rolü ve önemi o olmuştur.
Gerçek hicret, mâsivâdan Allah'a, kötülüklerden iyiliklere, günahlardan sevaplara, haramlardan helallere, İslâm'ı yaşamaya, rızay-ı İlahîye ulaşmaya çabalamaktır.


 Hicretin mana ve önemini anlamak ve hayatımıza yansıtmak temennisiyle yeni hicrî yılınızı tebrik ediyor, hayırlara vesile olmasını Rabbimizden niyaz ediyorum.

16.12.2009